xv ■

Fahim Beyin Dosyeleri

Bir aralık Fahim Beyin Galata’daki idarehanesinin kirasını birkaç ay ödiyemedikten ve han sahibinin mektuplarına cevap veremedikten sonra, "küçük adamlar" diye andıklarının yanlarında küçük düşmemek için kendi gidemiyerek uzak akrabalarından biri vasıtasiyle nihayet borcunu göndermiş ve eşyasını evine naklettirmiş olduğunu duymuştuk. O sırada daha neler duyduk!

Meğer, Fahim Beyin akrabasından olan bu, ismini unuttuğum adam, getirmeği üstüne aldığı dosyeleri, kartonları, defterleri biraz karıştıracak olmuş ve bunların içinde gördüğü şeyler karşısında gözlerine inanmamış, hayretten şaşa kalmış!

Meğer, Fahim Beyin dosyelerinde, Meşrutiyetin ikinci ilanından seneler evvel ve seneler sonra bütün şehir ve hatta bütün memlekette bahsi geçmiş, sanayi ve ticarete müteallik, büyük, küçük, koca İmparatorlukta para getirebilecek, karla satılabilecek, bankalarla müştereken işletilebilecek, ormanlar, limanlar, vapurlar, fabrikalar, yollar, piyangolar, postalar, telli ve telsiz telgraflar, madenler, çiftlikler, şimendiferler, otomobiller, tayyareler, elektrikler, fenerler, devlete ait satılık emlak ve arazi, velhasıl, hatır ve hayale gelmiş veya gelmemiş ne kadar İş, ne kadar teşebbüs imkanı varsa, haklarında toplanan malûmat Türkçe ve Fransızca, gazete ve mecmua maktuası, haber ve makale, yazılı ya matbu, rapor ya proje, hep böyle arzular ve imkanlar halinde, başkalarından birer sır olarak saklanan dosyelerde ham altınlar gibi biriktirilmiş ve şimdi gözleri kamaştırıyormuş.

Fahim Beyin akrabası, yılların yanyana getirdiği, üstüste yığdığı bu dosyelere önce üstünkörü bakarken meşhur bazı eski projelere rastlayıp, hala yapılmamış bazı işleri de hatırlayarak, dosye kelimesinin manasını gittikçe daha iyi kavramağa, gözlerinin önüne serili tasavvurları, hayalleri, ümitleri, temennileri bi-86 rer hakikate bağlamağa, önce çocuk oyunları sanılırken, sahifeler kabarınca, ihtimalleri imkanlar halinde duymağa, her bir dosyeyi bir para kazanma çaresi olarak görmeğe başlayınca başında hafif ve tatlı bir sarhoşluk duyar gibi olmuş. Bütün bu dosyelerin, Fahim Bey için de, Saffet Hanım için de, her ikisinin uzak yakın akrabaları için de bu akrabalar arasında kendisi için de bir takım servet imkanları biriktirdiğini düşünmüş. Fahim Bey gibi ihtiyatlı, akıllı, malûmatlı ve meğer ne kapalı kutu bir adamın ancak bir sermayedarla karşılaştırılması lazım geliyormuş. Birçok mütefekkirler yalnız düşünmekle iktifa ederler. Amele gibi öyle amelî adamlar da vardır ki, düşünemiyecekleri işler ellerine değer değmez, kurulu saatler gibi işlemeğe başlar. Artık bu işleri, istenilse bile, durdurmak mümkün olmaz. Yabancılar gelir, sizin de kâr edeceğiniz yeni bir iş için daha yine size ricalarda bulunurlar. işleriniz arasına yeni bir iş daha katılır.

Fahim Bey, icraat sahasına geçememiş, fakat, bakın, her şeyi vaktinden evvel düşünüp, hatırlayıp nasıl hazır etmiş! Meselâ, şu bizim şirket işlerinin adamakıllı yola gireceğini, pek uzak olmı-yan hayırlı günlerde, Müdürümüze bir otomobil satın alınması pek uygun olmaz mı? Elbette ki pek münasip, pek yerinde olur. Böyle mühim ve ciddî bir şirketin müdürü, sabah akşam, ticarethanesine ancak bir otomobille gidip gelmelidir. Onun vaktinin kıymeti bir otomobil masrafından kat kat üstündür. Peki, otomobil rastgele mi alınsın? Hangisi olursa olur mu?.. Bilâkis, gerekli otomobilin Avrupa veya Amerika malı olması kadar, en meşhur bir fabrikanın en son bir modeli olmasının da doğrudan doğruya şirketin menfaati, kendi kendine yapacağı reklâm bakımından, büyük ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh, en meşhur, en ciddî, en ziyade itimad telkin eden otomobil fabrikalarından biriyle, şimdiden muhabereye girişilmesi her cihetten faydalıdır. Ve sipariş mektupları, teklif mektupları, mukabil teklifler, kataloglar, çeşitli otomobil resimleri, bu nakil vasıtası hakkındaki sair malûmat bütün bir dosye teşkil eder. İşte, intihab etmiş göründüğü bir Rolls-Royce marka otomobil İştirasına ait dosye de, Fahim Beyin kıymetli dosyelerinden biri sayılabilirmiş.

Fahim Bey, evinin misafir odasına karmakarışık yığılan dos-yelerinin, dağılan paketlerin, masa, kanape, koltuklar, sandalyeler üzerindeki perişan manzaraları karşısında önce o kadar müte-

87

essir olmuş, saklama gücünü o kadar kaybetmiş ki, bunları, bir müddet, yerleştirip gizliyemeden, oldukları gibi açıkta bırakmış. O, ismini unutmuş olduğum akrabası da, bu işler dolayısiyle gelip gitmekte devam ettiği bu günler zarfında, her defasında odada kaldığı yalnız beş on dakika içinde bu dosyeleri biraz daha karıştırdıkça, aman Yarabbi! bir de ne tuhaf şeyler bulmağa ve okumağa başlamış!

Meğer, Fafiım Bey, yazıhanesinde uyumadığı ve kimsenin de gelmiyeceğine emin olduğu uzun saatlerde daha ancak kendi kafasında kurulmuş olan işini güya hakikaten işliyormuş gibi idare etmek oyununa kapılırmış! Bir sürü defterler tutar ve bunları açtı mı derhal muhakemesinin bağlarından ve yoksul hayatının dertlerinden kurtularak muhayyel, fakat mes’ut bir alemde yaşarmış. Bursa pamuklarını muhtelif piyasalara muvafık fiyatlarla teklif için ekseriyetle "Sadakütlû Efendim", yahut "Hakikatlû Efendim" diye başlamasını sevdiği bir çok mektuplar yazarak bunları itina ile kopye defterine de geçirirmiş! Bunları şimdilik yazmakla iktifa ederek daha kimseye yollamadığı halde bunlara karşılık olarak kendi kendisine hitaben yine "Hakikatlû, sadakatlû Efendim", diye lelkaplandırdığı cevaplar yazarmış! Bazan yine re’sen kendisine hitap eden bir takım alıcı mektupları yazar, ve bunların da cevaplarını hazırlarmış: "Mektubunuzu alır almaz, gerçi bu yakınlarda müessesemize gelen siparişlerin çokluğu karşısında bir yenisini kabul edemiyecek vaziyette isek de sizin gibi eski bir müşteriyi tatmin etmeye isticalile... " Bütün bu siparişleri bir ayrı deftere kaydetmeyi unutmazmış. Böylece muhtelif defterlerde yürütülecek hesaplar cins itibariyle çoğalır, miktar itibariyle artar, işler ve günler o kadar Fahim Beyin gönlüne göre, öyle karlı ve tatlı geçer ki, gelen mektuplarla bunlara yazılan cevaplar, gönderilen mektuplarla bunlara alınan cevaplar biribirinden leziz ve nefîs olur, ve nice kartonlar bunlarla dolar, taşarmış.

Fahim Bey, işinin böyle her günde getirdiği karların hesabını yevmiye defterine geçirir, sonra bunları itina ile bir defteri kebire nakledermiş. Fabrika zaman ile büyüdükçe çoğalan makine ve saire için bir demirbaş defteri bulundurur, gelen hiçbir makineyi bu deftere kaydetmeyi ihmal etmezmiş. Bir ayrı küçük defterde de bir sürü isimler yazılıymış. Bunlar şirket memurlarının ve idare meclisi âzalarının isimleriymiş ve bu defter Fahim Beyin ne

88

kadar vefalı bir kalbi olduğunu isbat ediyormuş. Zira şirkete almayı vâdetmiş bulunduğu her kim varsa -meselâ tahsillerine yardım etmiş olduğu kardeş çocukları, Reji odacısının oğlu- ve kendilerine daha hiç bir vaitte bulunmamış olduğu tanıdıklarının birçokları -meselâ ben de- bu defterde memurlar listesi arasında imişiz ve meselâ babam gibi bütün eski dostları da idare meclisi âzalarının birkaç kere değişmiş, yenileşmiş olan listesi meyanında kayıtlı bulunuyorlarmış. Bu, o kadar mühim ve dağdağalı bir işe lâzım olan daha nice yedek defterler kullanılır, müşterilerin adresleri için ayrı, banka hesabı için ayrı birer defter tutar, hesaplar muttasıl ve muntazaman çoğalarak bu defterlerin birinden diğerine geçermiş. Fakat böyle bir bereketin ortasında, talih güneşi başının üstünde parlamaktan bir an hâli kalmazken tedbirli Fahim Bey ihtiyatı yine bir an elden bırakmaz, bütün bu kalın ve büyük defterler hep kâr hesaplariyle dolarken, o , ne olur ne olmaz, bir gün başgösterebilecek buhranı karşılamak için varlığını ancâk kendisinin bileceği ve öteki defterlerin hepsi de meydana çıktıktan sonra bile mahrem kalacak, daha küçük kıt’alı, daha mutena kaplı, kâğıtlarının etrafı da yaldızlı bir deftere büsbütün gizli tutulacak bir kâr hissesi kaydederek bu sonuncu ihtiyat akçesi tutarlarının hesabını da bu defterde yürütürmüş!

Bu küçük defterin mevcudiyetini duyunca bildiğim Fahim Beyi kolaylıkla tahayyül etmiştim: Kimbilir o, kaç defa asıl bu defterini en büyük bir haz ve gurur ile okşamıştı! Zira bu kendi ihtiyat duygusunun en ince, en parlak timsali, tecrübe ve rüşdünün en hatıra gelmez, en kâmil neticesi değil miydi? Muhakkak bütün hayali ve ümidi bu küçük gizli defterde sonuncu emniyetlerini buluyordu. Hakikate, ancak kafasında kurduğu ve içinde rahat ettiği hulyasını izaç etmiyecek kadar bir yer ayırıyordu. Onun kendisini hayal adamı telâkki edenlere cevabını teşkil ettiği için asıl bu defterini: "Beni hayalperestlikle itham edenler gelsinler de ihtiyatımın derecesini görsünler!.." diyen bir gururla okşadığına emin oluyordum. Birkaç defa onun bana maliye ve muhasebe işlerinde mütehassıs bir Kalavasi Efendinin meşhur olan ihtiyatından nasıl sitayişle, en büyük bir takdir ve tasvip hissiyle bahsetmiş olduğunu hatırlıyordum.

Dünya halidir. Şirketin beklenmez bir buhrana mâruz kalarak işlerinin kurtulması için mutlaka hazır para bulunmasının el-

89

zem olacağı bir gün tasavvur edilsin. Rakipler böyle fırsatları kollarlar. Bankalar şirketleri asıl böyle zamanlarda sıkıştırıp soymak isterler. İdare heyeti âzalarının hepsinin yüzleri kapanık, kaşları çatık. Fahim Bey ise cümlenin hayretini mucib olan mütebessim bir çehre ile söz alıyor. Herkes dikkat kesilmiş. O: "Aziz arkadaşlar," diyor, "size karşı bir kusurumuzu meydana koyacağız. Bizim sizden bile gizli tuttuğumuz ve böyle kara bir gün için gözbebeğimiz gibi sakladığımız bir ihtiyat akçemiz daha vardır. Işte bu hazır para bizi bugünkü sıkıntılı vaziyetimizden tamamen kurtaracaktır!" O zaman herkesin yüzü gülüyor, gönlü ferahlıyor, eller çırpılıyor, bir alkış tufanı kopuyor: "İlâhi varol Fahim Bey!", "Artık bu kadarını Kalavasi Efendi bile düşünemezdi!" âvazeleri duyuluyor. İnsanın gözlerini yaşartacak bir manzara! Fahim Beyin o umumî sevince şimdiden iştirak ederek ve o gururu şimdiden duyarak bu küçük defter karşısında o müstakbel zafer için şimdiden gözlerinin yaşarmış olacağına hiç şüphe etmiyordum.

Bunlar, şüphe yok ki Fahim Beyin o kurak ve çorak gönlünü dolduran ve korkarak herkesten sakladığı gizli ve mahrem şiirleriydi. Şüphe yok ki, bu defterleri tanzim ettiği, bu mektupları yazdığı ve kopyelerini çıkardığı zamanlar asıl tatmak için yaşadığı şiiri, ömrünün asıl lezzeti ve manâsı olan şiirini duymuş olacak ve demek ki o, bu yoksul günlerinde, o mahrem saadeti bol bol tatmış olacaktı. Yine şüphesiz, asıl evine gitmek için belki tramvay parası bulamadığı akşamlarda ciddiyetine daha hâlâ tamamen inanamadığı ve alışamadığı müziç hakikate dönmek için bu hesaplarını ve kitaplarını istemiye istemiye kapadığı zamanlardır ki, öz hayatından ayrılarak kâbuslu bir rüya gibi karmakarışık ve mânasız bir âleme düştüğünü duymuş olacaktır. Şimdi eski Reji İdaresindeki âmirinin, vaktiyle kendisine, tekrar bir konsolosluğa dönmesini tavsiye ettiği zaman, o kadar alınıp kızmasının sebebi anlaşılıyordu. Bütün bu dosyelerdeki projelerin ihtimalleri, imkânları ağır bastıkça, istikbal karşısında müstağni kalabiliyor ve kendisine konsolosluk gibi nisbeten küçük bir memuriyet ve az sayılabilecek maaşı teklif edilince büyük bir hayrete kapılıyor ve bütün nezaketi dahi hiddetini örtemiyordu.

90

XVI

Delilik Rivayetleri

Fakat bütün bu muhayyel hesaplar, bu irili ufaklı defterlerde o kadar teferruat ile tesbit edilmiş ki, Fahim Beyin akrabasından olan ve bütün bu İşlerin hakikatte daha başlamamış olduğunu bilen o adam: "Demek ki bizim haberimiz yok ama, zavallının aklından zoru varmış!" diye düşünmeye başlamış ve belki bir doktora danışarak, şimdiden alınacak bazı tedbirlerle mûnis ve yavaş başlıyan bu delilik büsbütün azıtmadan önüne geçilmesinin yolu vardır diye, şüphesiz iyi bir niyetle, fakat şüphe yok ki meseleyi lüzumundan fazla izam ederek, bütün öğrendikleriyle düşündüklerini Saffet Hanıma anlatmaya karar vermiş.

Bu adam elbette bilgisi ve tecrübesi kıt, kaba bir adammış. Ona âdeta öfkeleniyorum. Eğer biraz daha ruhtan anlasa, bu hâdiseye bu kadar ehemmiyet vermemesi ve bilmesi lâzım gelirdi ki, ömürlerimiz hep bu nevi delilikler arasında geçer, fakat herkese kendinin değil, diğerlerinin hayatları ve hususiyetleri anormal görünür. Yalnızlığına, evine, yatağına ve hulyasına çekildiği zaman, herkesin gönlünde bir arslan yatar. Yoksa, biz böyle gizli defterler tutmasak bile, sanki hangimizin, sanki hangi hesabımız doğrudur? Herkesin hakikatten bu kadar uzak kalan gizli hulya-ları, bu kadar uzun vadeli emelleri, bu kadar çılgıncasına ölçüsüz ümitleri, hulâsa, herkesin de, bu kadar yersiz hesapları delilik denebilecek garabetleri yok mudur? Bütün gönüllerin başkalarına anlatılmaz bir ibham içinde yaşıyan heveslerle, arzularla dolduğunu hep görmez miyiz? Parlamak ve sönmemek için vuzuhtan kaçınan, karanlığı ve ibhamı arıyan emeller ve ümitlerle gönüllerimizin dolu bulunduğunu hep bilmez miyiz? Bilâkis, biliriz ki, bütün kanımızı emdikleri halde, ışıktan korkan yarasalar gibi, mantığın ve zekânın aydınlığından kaçınan birçok hulyalarımız, emellerimiz vardır. Bunlar ibhamın ve hayalin karanlıklarında bütün kanımızı emerler ve biz onların bu huylariyle ünsiyet pey-

91

da ederiz. Biz, onların ömürlerine dokunacak diye, kendimizi korumak ve kurtarmak isteyen yabancıların diledikleri gibi bir aydınlık ve vuzuh getirmelerine razı olmaz ve onların karanlıklarımızda yine kanımızı emmeğe devam etmelerine rıza gösteririz.

Hakikatin mahbesinde kalmaya sanki kim razı olur? Herkes muhayyilesindeki bir Ispanya şatosunda yaşar. Herkes âtinin ziyafetinde mestolur. Herkes ömrünün serabında ezelî bir vuslat sezer. Her muhayyilenin içinde mev’ut bir Cennet vardır. Her ömrün bir kısmı orada geçer. Nice küçücük kızlar, ilk süslü esvaplarını giydikleri aynalarının karşısında, kendilerini dünya güzellik kraliçesi addederler. Nice anneler, çocuklarının oyunlarına dalarken kendilerini meşhur dâhilerle kumandanların tarihî anaları bilirler. Nice çirkin kadınlar, seyrettikleri filmlerden sonra kendilerini sinema yıldızlarının yerlerinde görürler. Nice müflisler, kafalarında devlet bütçelerini tanzim ederler. Nice şairler, daha bir mısra söylememişken umanlarının en büyük dâhisi olduklarına inanırlar. Nice muharrirler, bütün ömürlerinde yalnız kimsesiz yerlerin karanlıklarında kalırken gûya kendilerine hayran gözler karşısında yaşadıklarını hayal ederler. Nice mühendisler daha bir kulübe inşa etmemişken kıt’aların yüzünü değiştirmeyi kurarlar. Nice açlar, daha dikmedikleri ağaçların meyvelerinden o kadar bol yerler ki, mide fesadına uğrarlar. Nice yaya gördüklerimiz, başlarında taşıdıkları bir otomobil içinde gezerler ve hayretle aldığımız selâmlarını bize oradan verirler. Nice mağlûplar, hayallerinde, düşmanlarından intikam alırken, onu terzil etmekle kanmaz, idam ettirirler. Nice harabeler içinde cihangirlik hulyaları doğar ve yaşar. Nice sümüklü böceklerin gönüllerinde âşık oldukları yıldızlar yanar!

Hele cinsî arzuların çoğu hayalde kalmaya mahkûmdur. Nice erkekler vardır ki, ömürlerinde hiç bir münasebet tesisine imkân bulamıyacakları kadınları özlerler, ve nice kadınlar vardır ki, temaslarına ömürlerinde tenezzül edemiyecekleri erkekleri İsterler. Biribirlerine söz söylemelerine imkân olamıyacak nice ağızlar, uzaktan biribirlerine en sevgili buselerini verirler. Nice eller uzak başlardaki saçları okşar. Gönülden gönüle hitabeden nice sözler telâffuz edilmemeye, duyulmamaya mahkûmdur. Bazı vücutların yanlarında duyulan temellük ihtiyaçları öyle ihtiraslıdır ki, bunlar ruhta en devamlı temellüklerden daha çok iz bırakır. Ustü-

92

müzde bir dakika dinlenmemiş nice bakışları biz senelerle üstümüzde her saniye, her an şahidlerimiz, siyanet meleklerimiz gibi duyarız. Sevgililerimizin gönlümüze en sadık olanları ölmüş olanlardır. Sevgililerimizin en kudsileri kendilerine değmemiş ol-duklarımızdır. Bazan bir ruhun tek sırrı, bir çocukluk aşkı, bütün Ömür boyunca devam eden bir gönül hâtırasıdır.

Başlara hiç dokunmaya gelmez. Zira hepsinin üstünde böyle gözlere görünmez, sırçadan ince ve dokunulunca bin bir parçaya kırılarak gönülleri de beraber kıracak taçlar vardır. Sanki kim biraz deli değildir? Herkes hayalen nice deliliklerden zevk alır. Herkes servetini sevgilisi için hayalinde israf etmiştir. Fakat uslu olmıyanların bu manzarasından usluluk dersi alabiliriz. insanlara verilecek en iyi nasihat, ruhlarının bu deliliğinden kurtulmaya çalışmaları değildir. Mademki buna imkân yok, mademki hakikatte böyle bir kurtuluş yoktur, insanlara verilecek en kıymetli nasihat bu delilikleriyle iyi geçinmek san’atı ve ondan istifade etmeyi bilmek hüneri olmalıdır. Nice san’atkârların san’atları böyle ehlileştirmiş oldukları cinnetlerinden gelir. Nice büyük san’atkârlar da vardır ki, deliliğe bata çıka yaşamış olduklarını biliyoruz. Nice dâhiler doğru yollardan sapıtmış olanlardır. Usluluk kendini kabiliyetlerinde, tabiatinde ve hulâsa mukadderatında olduğu gibi kabul etmeye ve kendi deliliğimizle, yani kendi kendimizle mümkün olduğu kadar iyi geçinmeye inhisar ediyor. Mecburî ve tabiî bir cinnet vardır ki, belki bu da bizim sıyanet meleklerimizden biridir. Başkalarına, gayri tabiî gözükmesi mukadder olan hayatımızı biz tabiî bulmaya ve ona alışmış olarak yaşamaya çalışmalıyız.

Fahim Beyin ihtimal ki bir gün olur da işinin başına geçerse kendisine lâzım olacak tecrübe ve melekeyi şimdiden kazanmaya uğraşmak ve meşketmek kabilinden olarak hu kayıtlara, bu mektuplara, bu kopyelere, bu defterlere başlamıştı ve sonra vaktinin bolluğunda gönlünü oyalıyan bu çocuklukların, bu oyunların tadına dadanarak, artık kendini bundan mahrum etmemeyi tercih etmişti. Bunda izam olunacak bir şey olmayabilirdi. Fakat o iz’ansız, münasebetsiz ve beceriksiz adam, heyecandan uçuk bir beniz ve kısık bir sesle, bir felâket çehresiyle, öğrendiği bu gizli şeyleri ve onlardan edindiği şüpheleri Saffet Hanıma anlatınca biçare kadının zayıf muhakemesi büsbütün altüst olmuş. Hele "def-

93

teri kebir" tâbiri onu pek ziyade ürkütmüş. O, bu terkibi duyar duymaz, içindeki kebir kelimesinden kocasının büyük bir halt etmiş olduğu mânasını çıkarmış ve zavallı Fahim Beyin yakında aklını kaybetmesinden korkmaya başlamış. Artık onu her zamanki halım ve selim haliyle gördükçe içinden eski bir alışkanlığın verdiği bir emniyet hissi duymakla beraber: "Şimdilik daha bir şey yok ama, dur bakalım, sonu ne olacak, kimbilir?" diyen bir vesveseye kapılırmış.

Saffet Hanım, bu korku ile perişan, artık her komşusuna ya şikâyet etme, yahut akıl danışma kabilinden olarak: "Başımıza gelenleri duydun mu, Hanım? Üstünüze afiyet, bizim Beyde delilik alâmetleri görülmeye başlamış!" dermiş ve komşuları da, ekseriyet itibariyle, buna hiç şaşmadan: "İlâhi Saffet Hanım! O zaten delişmenin biriydi. Bunun böyle olduğunu da herkes bilirdi. Onun deliliğini anlamakta siz geç kalmışsınız!" yollu bir cevap verirlermiş. Saffet Hanım artık işlemiyen saatlerinin önünde mangalının başına geçer, sönmüş külleri ve geçmiş günleri eşeler, ve o zaman Fahim Beyin cinnet sayılacak birçok huyları, birçok işleri birer birer hatırına gelirmiş. Biraz kömür kokmuş diye zehirleneceğini sanmak nedir? Selâmlık odasında duran o yığınlarla, tozlu, eskimiş gazeteler nedir? O kokmuş peynir yemek merakı nedir? Sanki bunlar delilik değil midir? Ya hele olmıyacak bir iş arkasında bütün ömrünü hebâ etmek deliliğin tâ kendisi değil de nedir? Saffet Hanım, duyduğu baş ağrılarına karşı bir tülbentle sardığı başını önüne eğer ve içini çekerek: "Tevekkeli değil!" diye söylenirmiş. Bütün bu söylenen, duyulan lâkırdılarsa, mûtad olduğu veçhile, zihinlerde olanı aydınlatmak şöyle dursun, bilâkis, herkesin, olanın dışında başka birşey hissetmesine ve düşünmesine sebep oluyordu.

Hulâsa, cemiyet, Fahim Beye yalnız başına bir odaya kapanarak, müteaddid muavin defterlerle bir defteri kebire muhayyel bir takım kâr rakamları sıralamasını bir türlü affetmiyordu. Onun yaptığı ortada daha hiç bir kâr yokken var olduğu iddiası gibi hiylenin aksine bir iş olduğu halde, bu yaptığı şey muhayyilelerde âdeta bir nevi hiyleyi iflâs mânasına geliyordu.

Zavallı Saffet Hanımsa bu kabilden sözleriyle kocasına nasıl fenalık ettiğini bilemiyordu. Zira Fahim Beyin cinnet getirmekte olduğu rivayetleri çoğaldı, yayıldı. Onun eğer bu zamanlarda cid-

94

dl bir işi olsaydı bunda asıl menfaati bulunacak hayat arkadaşı yüzünden o işi da tehlikeye girecekti.

Annem bana: "Sana fena bir haber vereceğim. Canın sıkılacak ama, elden ne gelir? Zavallı Fahim Beyde cinnet asarı görülmeye başlamış. Saffet Hanıma öyle acıyorum ki!.. " dedi. Huriye Hanım: "Herif artık resmen çıldırdı!" diye bağırıyordu. Birkaç kişi daha: "Ayol, duydunuz mu? Fahim Bey cinnet getirmiş!" diyorlardı. Bunlar Fahim Beyi son tanıyanlar, yani onunla biraz alâkadar olanların sonuncularıydı. Babam, halam ve eniştem artık bir-şey söyliyemezlerdi. Onlar ebediyen susmuştular. Fahim Bey bu nâhoş rivayetlerin asıl kendi evinden ve hareminden dağıldığını bilmiyordu. "İlahi, bu şayialar da nereden çıktı? Bunları kim uydurmuş?" diyordu. O, bu haberleri işittikçe, ayıp şeyleri görmemeye itina eden kibar gözlerinin muğber bakışlariyle, bunları sanki görmemekle, duymamış oimakla bertaraf etmeye çabalıyordu.

95

XVII

İhtiyarlık Duyguları

Aradan zaman, bir hayli zaman geçti.

Eyvah! Zamanlar ne kadar çabuk geçiyor! Sür’atleri gittikçe artıyor. İnsanın yaşı ilerledikçe zamanı darlaşıyor. İşi ve parası çoğaldıkça zamanı azalıyor! Önümüzde kalan günler eksildikçe bunların kıymetini daha çok anlıyor, fakat ne yazık ki artık yaşamaya imkan bulamıyoruz. Hiçbir şey yapmaya vaktimiz kalmıyor. Geçen zamanın geçtiğini duymaya bile vaktimiz olmuyor. insan artık dostlarını birer nedamet gibi hatırlıyor. Mektup yazıyorlar, okumaya; nasihat veriyorlar, dinlemeye vakti olmuyor. İhanet görüyor, şikâyete; sadakat görüyor, hayrete vakit bulamıyor. Eskiden hep nazla geçen mevsimler artık birer kasırga hızıyla savruluyor! Artık, seneler aylar gibi, haftalar günler gibi, saatler dakikalar gibi geçiyor! Zaman bir acele hastalığına tutulmuş da bizi iterek kovalar gibi koşuyor! En kısa bir lezzet için fırsat ve imkân kalmıyor. Ömrümüz mahrekinden kopup ve gözlerimiz karşısında gönlümüzü kıran bir sür'atle boşluğa düşüp sönen bir yıldız gibi geçiyor! En eski, en sevgili ölülerimiz dirilseler ve yanımıza gelseler belki onlarla buluşmaya ve uğraşmaya bile vaktimiz olmıyacak!

Ben, Fahim Beyi o toy haliyle, dayanıklı bir eski zaman metaı gibi göre göre yaşını unutmuştum. Babamın mektep arkadaşı olan Fahim Bey, onun ölümünden bunca yıl sonra, elbette, epeyce yaşlı bir adam olmalıydı. İhtiyarlığını pek göstermese bile, altmış beşini aşmış ve çoktan yetmişine yaklaşmış bir adam! Nihayet bana bile biraz da afallamış, şaşalamış gibi geliyordu. Zamanın bu kadar çabuk geçmesinden adeta bunalmıştı. Mûtad tesadüflerimizde, yol kenarlarında, her zamanki sâkin, salim haliyle, mûnis fakat şikâyetli bir sesle bana:

96

"- Aman! diyordu, şimdi günler ne kadar çabuk geçiyor! Evvelleri hiç de böyle değildi. Gönül isterdi ki, zaman insana biraz fırsat versin, biraz rahat nefes alalım! Fakat ne mümkün! Bazan pederinizle birlikte mektepte bulunduğumuz o nurlu, o mes’ut zamanları hatırlıyorum da bunlar bana hâlâ daha sanki dünmüş gibi geliyor! Sonra, yaşımı, başımı düşündükçe, hayatımın geçmiş olduğunu anlıyor, kendimin mutlak bir yanlışlığa bir kurban olduğumu sanıyorum! Vaktiyle arada bir gelip eski hesapların hatâlarını düzelten muhasebeci Kalavasi Efendi gibi biri gaibden çıkıp da bu yaşlanma hesabımın yanlışlığını düzeltecek zannediyorum. Bunca seneler nasıl olmuş da bu kadar çabuk gelip geçmiş! Hûdâ bilir bu sür’ate bir türlü akıl erdiremiyorum!"

*

Bilirsiniz, ihtiyarların vücutlarında bir çöküntü peyda olur, içlerine doğru dökülüyorlarmış gibi, boyları kısalır, hacimleri, küçülür, doğru duramazlar, kamburlaşırlar, gözleri ufalır, üstlerinde hergün yeni bir bozgun alâmeti görülür, ve onlar süt dökmüş kediler gibi bir hal alırlar.

Görüyordum ki Fahim Beyde artık yavaş yavaş göçüyor, boyu kısalıyor, hacmi küçülüyor, benzi uçuyor, teni sararıyor, hareketleri ağırlaşıyor, şekli çarpılıyordu. Bu inkıraz içinde en masun kalan enkaz bence gözlerinin siyah, katı sert cevheri, gittikçe sabit gördüğüm bakışları oluyordu. Onu bedenî ve aklî melekelerinde düşmüş, fakirleşmiş buluyordum.

Fahim Beye yine yolda tesadüf etmiş olduğum bir gün, alacağım cevabı, âdet olduğu gibi, hiç düşünmeden, sıhhatinin nasıl olduğunu sormuştum. Meğer bilmeden onun hassas bir damarına basmışım. O: "Vallahi, bu sene havalar pek rutubetli geçti, " diye başladı, "galiba, bundan olacak, üstünüze afiyet, bütün vücudum sarsıldı. Üstelik, bu sene dimağımda büyük bir yorgunluk duyuyorum. Artık iyi göremiyorum, iyi işitemiyorum zannediyorum. Rastgeldiğim tanıdıkların isimlerini bir türlü hatırlıyamıyorum. Hatırlıyamadığım ismi, biri yanlış söylese, 'hayır, söylediğiniz değil,’ diyorum. Ama doğrusunu da bir türlü bulamıyorum. Günlerimi şaşırıyorum. Çarşamba sanıyorum, perşembe çıkıyor." cümlelerinin buraya kadarı, sesinin perdesiyle, bana sıhha-

97

tinden büyük bir şikâyeti olmadığı hissini vermişti. Ancak sonra iş karıştı. O, hâlâ aynı edâ ile, çok şikâyetli olmayan bir sesle, bana gûya sıhhatinden bahsediyor, fakat vücudunda ne kadar âzası varsa, bunların hemen birer birer hepsini sayıyor ve bunların hepsinin ayrı bir derdi olduğu anlaşılıyordu.

Fahim Bey (sol kolunu göstererek): "Üstünüze âfiyet," diyordu, "kolumda bir romatizma hâsıl oldu. Bursa’ya da bu sene bir türlü gidemedim ki! Zaten yalnız bu sene değil, kaç senedir gidemedim ya!.. Bana bir de nevralji dispeptik ârız oldu ve dişlerime de sirayet etti. Bir iki dişim apse yaptı, onları çektirdim. Fakat ağzımdaki apsenin tedavisi bir türlü bitmiyor. (Başını açıp alnının üstünde saçlarına yakın, büyükçe, yusyuvarlak bir şiş göstererek): Bakın, başıma gelenler yetmiyormuş gibi bir de alnımda ne çıktı! Ancak bunun bir zararı yokmuş. Yalnız yağ birikintisinden ibaret bir bez, bir nevi ur, hayatı tehdit edecek bir şey değil! diyorlar. Ben de, neme lâzım, varsın dursun öyleyse! diye bırakıyorum. Küçüklüğümden beri çekmekte olduğum enterkostal ağrılarım vardır. Bunlar bu sene biraz şiddetlendi. Böbreklerimde de sancılar duydum. Nefrit! Ama izam edilecek kadar değil diyorlar. Doktor Akil Muhtar Beye müracaat ettim. Sağ olsun, beni sever, bir iyi muayene etti. Vücuduma röntgenle baktı. Meğer biraz karaciğerim, biraz da dalağım büyümüş. Halbuki hiç sıtma çekmemiştim. Fakat bunların çokluk zararı yokmuş. Benim yaşımda bu iklimde benim yaşadığım gibi bir ömür sürenlerde bunları tabiî saymak lâzım gelirmiş. Hulâsa bunlar bir şey değil. Fakat asıl bazılarınca prostata hamledilen bir takım sancılarım var ki, işte bunlar belâlı şey! Bunlardan çekmediğim kalmadı, beni inim inim inlettiler. Prostat diyenler var ama, bilmem, daha pek de belli değilmiş. Kimi de prostat değildir, ainan sakın ameliyat yaptırayım deme! Mahvolursun! Bunlar aşağı inmiş grip mikroplarıdır, sonra septisemi olur, maazallah ölürsün!' diyorlar. Ben de ne yapacağımı şaşırdım. Aldığım ilâçlar da midemi bozdu. Zaten eski bir apandisitim vardır. Onun için sade lâpa ve püre gibi yemekler yerim. Kuru olarak bir peynirden başka yediğim yoktur. Öyleyken yediğimi hiçbir zaman iyi hazmedemiyorum. Zaten eskidenberi hep bikarbonat dösut’la hazmederdim ya! (Sağ ayağımı kaldırarak): Üstelik bir de, sağ bacağımda vaktiyle, pek eskiden yakalandığım bir siyatik ağrısı, vardır. Hazır bir av takımım

98

vardı. Eşe dosta, daha doğrusu şeytana uydum. Benim ne üstüme lâzımdı? Böyle şeylerden hiç zevk almazken Ayastefanos’ta oturduğumuz sene Halkalı, Küçükçekmece civarlarında bıldırcın avına gideyim derken bu siyatiğe tutulmayım mı? Aksi gibi bu sene o da nüksetmesin mi? Bütün bunlarla tansiyonum da pek ziyade yükselmiş, yirmiyi geçti diyorlar!" diyor ve bu rahatsızlık listesinin sonu gelmiyordu. Biçare Fahim Bey durmadan devam ediyor, her uzvunu ayrı ayrı saran bir ağrıyı, yakan bir sancıyı haber verdikçe, ben, umumî sıhhati tehdit eden yeni bir tehlike duyar gibi ye’se düşerek: "Acaba bu hastalıkların sonu gelmiyecek mi?" diye düşünüyordum. Hele onun bütün bunları vücudunun inhitatına ve artık ihtiyarladığına hamletmiyerek o seneki rutubetli havalara atf ile saymaya başladığını hatırladıkça hüzünle tebessüm etmekten kendimi alamıyordum. Fahim Beyin artık bozulmayan hiçbir uzvu kalmamış olduğu, her damarı, her adalesi artık istirahat ihtiyacından, yani ölümden bahsettiği halde o, gûya ancak rutubetten nem kapıyor da saymakla bitiremediği bu rahatsızlıklarını hep havaî bir sebebe atfediyordu ve insanların umduklarına uymayan hakikati kabul etmek istemiyerek kendilerini aldatabilmekteki kabiliyetlerinin bu hudutsuzluğunu görmek benim gücüme gidiyor, rikkatime dokunuyordu.

Fahim Beye merhamet ve muhabbetle ve ihtiyarlığa de nefretle bakıyordum. insanlarda bu inhitat ne çabuk başlıyor! Yavaş yavaş kazanılmış, birikmiş bunca bilgi, tecrübe, hep bu neticeye mi varmalıydı? Dün bana selâm vermişti. Meğer selâmımı iade ederken beni teşhis etmemiş! Burnunun ucunda toplanmakta olan bir damla var: Duymuyor mu? Hareketlerinde tecrübesizliğe benzer bir ittiratsızlık var. Gelip geçmiş ilim ve tecrübeden mahrum kalan yeni bir devreye giriyor. Belli ki herşey kendisine bir zahmet, bir yorgunluk oluyor. Cebini arıyor ve o gûya tâ uzaklara gitmiş gibi onu yerinde bulamıyor. Bir şey tutuyor ve gûya tutamamış gibi o şey yere düşüyor. Gûya her şey kendisinden kaçıyor. Fakat o, bütün bu hakikatleri göremiyor. Herşeyin değiştiğini, çünkü kendisinin ihtiyarladığını anlıyamıyor.

Dünya böyle kendilerini hâlâ daha ihtiyar saymıyan yaşlanmış çocuklarla, eski zaman gençleriyle doludur. ihtiyarlığımızı kendi vücudumuzda his ve kendi gözlerimizle teşhis ederek, kendi idrakimizle kabul etmemiz pek güçtür. Zaten ihtiyarların en

99

evvel gözlerinin bozulm;.ısiyle herşey hakkındaki telakkilerinde bazan mes’ut bir değişiklik olur. Uzaktan şekillerin ve yüzlerin kusurlarını teşhis edemezler ve böylece herşeyi daha az görebildiklerinden daha güzel bulmaya başlarlar. Güzelliği artmış sanırlar. Yine böylece kendi inhitatlarını da iyi seçemez ve kendi aleyhlerinde hemen herkeste teessüs etmekte olan hissi ve kanaati de göremezler. Hastalık gibi ihtiyarlığı da kimse kendine kondurmaz. Herkes kendisini hâlâ annesinin ve babasının sandıkları gibi genç bir yaşta zanneder. Vücudu içinden duyduğu çöküntülere kulaklarını tıkar, gözlerini yumar.

Ancak etrafımızda bu gafletimizin devamına mâni olacak ve bize hakikati duyuracak başka vasıtalar vardır. Bunlar yabancılardır ki, gözleriyle gördükleri hakikati -aldıkları ışığı aksettiren aynalar gibi- bize sözleriyle, oklar gibi saplarlar. Meselâ ben, Fahim Beyi dinleyip hastalıklarının listesini duyarken: "ihtiyarlık!" diye mırıldanmış olsam o, buna şüphesiz şaşacaktı. Fakat o, bütün bu rahatsızlıkları vücudunda hakikaten duyarken ben yalnız isimlerini duymuş olduğum halde benim koyduğum teşhis elbette daha yerinde olacaktı.

Böylece, bir gün olur, etrafımızda herkes yaşımızın kendisine ettiği tesirle konuşmaya başlar. En evvel sokaktakilerin kullandığı lisan değişir. Bazıları size: "Bey baba" diye hitap ederler. Bir dilenciye sadaka verirsiniz, o size: "Allah ömürler versin!" demekle iktifa etmez, "Allah torunlarını bağışlasın!" diye duâ eder. Merdivenleri bir^z acele çıktığınız bir gün biraz solumaya başlarsınız hizmetçi: "ihtiyarlık!" deyiverir. Bir başka gün bir misafirliğe gidersiniz. Başka bir hizmetçinin içeriye : "ihtiyar bir bey geldi!" diye haber verdiğini duyarsınız. Bir gün konuştuğunuz yaşlı bir adama aranızdaki yaş farkından bahsedersiniz ve o: "Sizinle aramızda sanki böyle bir yaş farkı mı var?" diye öfkelenir ve siz onunla hakikaten aynı yaşta olduğunuzu öğrenerek şaşarsınız. Bir mektep çocuğu, hocasının ihtiyarlığıyla alay eder. Derken, alaya alınan hocanın, yaşıdınız ve mektep arkadaşınız olduğunu anlarsınız! Yabancılar gözleriyle gördüklerini bize sözleriyle oklar gibi saplarlar. Böylece bir gün olur, onları duya duya biz de, sanki hıristiyanlığın azizesinden Sebastiyen’e saplanmış olan bütün oklarla yaralanır ve artık hakikaten yaşlandığımızı, ihtiyarladığımızı anlarız. Ve nihayet bir gün de, başkaları sizi o kadar alış-

100

tırmış olurlar ki, bir dostunuza halinizi anlatırken, hiç farkında olmadan, o kadar kendiliğinden bir itirafla, "artık ihtiyarladığımı iyice anladım!" dediğinizi duyar ve başkalarının düşüncelerine uymuş olduğunuza kendiniz de şaşarsınız!

101